28 Haziran 2010 Pazartesi

benim gayyur omuzlarım sızlarken, sen sesimi duyuyor musun?

yine bir pazartesi.
ey sevgili asil gururlu ben!
şimdi senin için sendrom vakti.
çalışan tüm arkadaşlarına facebooktan, twitterdan ve diğer ilişki sağlayıcılardan "iyi haftalar" diledin ve karşılığında küfrü yedin. neden? neden, çünkü herkes çalışırken, sen evdesin, "bi yere, bişiy" yetiştirmeye çalışmıyorsun. oysa onlar, ah ah onlar...
oysa bilmiyorlar ki, sen de artık matik kartla maaşını edinmek, öğle yemeklerini şirketin verdiği fişlerle yemek, arada kahve molası vermek, maaş artışı hakkında söylentilere kulak kabartmak, biraz da dedikodu yapmak istiyorsun. e haliyle biraz da çalışmak tabi, çalışmadan bunlar olmaz.
demek ki neymiş?
her nerede yaşıyorsan yaşa ve ne yapıyorsan yap "pazartesi sendromu" denen şeyden kurtulamıyormuşsun.
ey sevgili çalışanlar;
umarım bundan sonra bana daha iyi davranırsınız.
tamam daha önce ben size pek iyi davranmamış olabilirim. evet tatilden, şezlongdan, uzun öğle yemeklernden, bir arkadaşla içilen kahvelerden sizi aradım. arayıp "a pardon canım, sen şu an işteydin değil mi?" diyerek sizi gıcık ettim, yapmadım demiyorum, yaptım. ama inanın çok pişmanım. sizin kıymetinizi bilememişim. bu memleketin, "sizin gayyur omuzlarınızda" yükseldiğini unutmuşum. şimdi gayyur omuzlarım sızlıyor, duyuyor musun?

20 Haziran 2010 Pazar

... öyleyse günün kutlu olsun


baba olduğu için mutluluk duyabilen adam; günün kutlu olsun.

değil mi ki, iyi ki babayım diyorsun, çocuğunun varlığı sana tanımsız sevinçler yaşatıyor, öyleyse günün kutlu olsun.

sen, oradaki, çocuğunu sadece kendi uzantısı olarak gören herif; bu senin günün değil, kutlamıyorum seni! sen zaten her gün baba baba dolaşıyorsun ortalıkta. çocuğuna kendi hayatını yaşaması için alan tanımayıp, sadece senin isteklerini yapması için kodluyorsun. biliyor musun, sen çok oluyorsun. çek elini üzerinden. ne yapmasını istiyorsan, bi zahmet kendin yap. yapabiliyorsan, ne ala, yok yapamıyorsan anla hanyayı ve de konyayı. baba olmak, sana verilen ikinci bir şans değil ki. zamanında yapmadıklarını, yapamadıklarını ona yaptırtarak tatmin olabileceğim bir mevki değil ki. baba olmak, evladını her şartta ve daima sevebilmektir. Şartsız sevebilen, dünyayı karşısına alabilendir. öyle isen ne mutlu sana. günün kutlu olsun sevgili baba.

19 Haziran 2010 Cumartesi

Atalet



Evet olay tam da budur; atalet içindeyim, atalete düştüm, çıkamıyorum!
Ne yapmam ve nasıl yapmam gerektiğini biliyorum, hamleleri tek tek hesaplıyorum ve ardından vazgeçiyorum. Aslında vazgeçmiyorum, önce bahane buluyor ve o hamleyi yapmaktan geri duruyorum. Sonrasında zaten rehavet gelip, kollarına alıyor beni. Öyle sıcacık ki nefesi, alıp götürüyor benliğimi. Hay Bin Aşk!

Size de olmaz mı? Hani haftaya ertelenen buluşmalar, sigara bırakmalar, rejime başlamalar... İşte aynı şey! Acıyorum kendime, kıyamıyorum! Küçük molalar alıyorum hayattan, sonra bir bakıyorum günler ve ardından haftalar geçmiş.

Sevgili B, sana yalan söylemeyeceğim, durum çok boktan. Acilen bir işe ihtiyacım var ve beraberinde gelecek olan paraya. Ama bu asil duruş yok mu, ah işte o çok fena. Bir işe başvurmaktan bile alıkoyuyor adamı. Ya olmazsa diye başvurmamak nasıl bir psikolojidir, birileri bana anlatabilir mi? Atalet tam da bu işte! Hay Bin Aşk...

HayBinAsk mı? O ne be?


HayBinAsk, Hay Bin Kunduz gibi bişey, yani hiçbir şey, ya da bisürü şey.

Aşkla yaşamak, aşık olmak, aşk için ölmek... bunlar var tabi, aşksız olur mu?
Ama ondan öte aşk benim vazgeçilmezim. Aşk yok, hayat bitmiştir, o kadar yani. Bu nedenledir ki, ne zaman şaşırsam, ne zaman üzülsem, ne zaman çok sevinsem ve daha ne zaman ne olsa HayBinAşk derim ben. İyi de ederim, ve de harkese tavsiye ederim; HayBinAsk!!!!

geç oldu ama temiz oldu

Şimdi şöyle oldu;

blog yazmak moda oldu, ben oralı olmadım. Oralı olmamak ne ki, yazılanları dahi okumadım. Yazmayıp, okumamaya devam edecektim ki, kör talih beni mecbur bıraktı. Ne mi oldu? Editör olmak için başvurmayı planladığım yerler, blogumun adresini istedi. Herhalde "başvurmayı planladığım" dediğim gözden kaçmamıştır. Henüz başvurmadım, başvurabilmek için ön şartı yerine getirmeye çalışıyorum.

Ey işveren!

Söyle bakalım, sence nasıl biriyim ben? İlla blog diye tutturdun, al sana blog. Ama dur, yakında pişman olacaksın, zira susmayacağım. Yemeyecek, içmeyecek ve dahi yazacağım. Bunu sen istedin.

Ey okuyucu!

Sen söyle bakalım, sence nasıl biriyim? Yok, sana sözüm yok. Sen benden birşey istemiş değilsin. Ama ben senden birşey istiyorum, hatta bir değil, bir çok şey; oku beni, takip et beni, yorumla beni. Belki sayende bir işim olur, olur da, biraz da para kazanırım. Ne dersin?